Bizim toplumumuzda kült bir anlayış var.

Hayatın tüm dinamiği tüm dengesi aslında tamamen kişisel tasarruf olan, gelin görün ki çok daha önemli birçok değer yargılarının önüne geçen ‘siyaset’ olmuş.

Ben tam bu noktada tek başıma bile olsa bu anlayıştan sıyrılıyorum.

Kim olursa olsun “Arkadaşım, kardeşim.” diyebilmem için; merhameti, saygısı, gerçekten saygısı, hakikaten saygısı, sonra samimiyeti… Yani demem o ki aslında bütünüyle değer yargıları önceliğim.

Garip geliyor farkındayım.

O kadar alışmışız ki hayatın içinde her şeye sadece ‘siyaset’ penceresinden bakmaya. Sadece kendimiz ile aynı siyasi iradeye sahip insanlar ile dostluk komşuluk kurmaya.

İnsanlık partisi kuramamışız.

Daha önemli değerler siyasetin gerisinde o kadar erimiş ve kaybolmuş ki normal olanı bu zannetmişiz.

Ama benim için öyle değil.

Biz, Hüseyin Akçar ile Kanal 26’da bir TV programının sağı ve soluyduk.

Karşı karşıya, çatır çatır o günün konularını tartışırdık.

Ama haricen kamera arkasında da abla kardeş gibi sohbet ederken birbirimizi daha yakından tanıdık.

Onun hayırseverliği, garipleri, yetimleri merhamet ile gözetmesi, ‘’Kimin ihtiyacı var ise elimizden geldiğince yanında olalım’’ demesi, hele hele annesinin vefatından sonra elini her zamankinden daha çok yüreğine götürmesi benim onu kardeş olarak görmem için yeterdi.

Baskın bir karakter Hüseyin Akçar. Ses tonu, hitabeti dikkat çekiyor. Programda da öyleydi.

Siyasetin de hem içinde hem dışında. Doğru bildiğini söylemekten çekinmez.

Tanıdık geldi mi?

Haydi başlayalım o zaman…

Ondan önce gittim ofise, evet. Yine oradan oraya koşturuyordu Avukat Bey.

Bizim her karşılaşmamız bir ablanın kardeşini hasretle kucakladığı gibi olur, yine öyleydi. Özlemişiz.

Odunpazarı Meclisi’nde flaş değişiklik: Kasım Aktaş gitti, Baha Güngör geldi!
Odunpazarı Meclisi’nde flaş değişiklik: Kasım Aktaş gitti, Baha Güngör geldi!
İçeriği Görüntüle

‘’Hoş geldiniz Asalet Hanım.’’ diyerek içeriye girdi tüm samimiyeti ile.

Hiç es vermeden başladık sohbet etmeye.

‘’Nasılsınız efendim, iyi misiniz?’’ diyerek hal hatır sorarken birlikte gerçekleştirdiğimiz programda tanışmış olduğumuza da ayrıca şükrettik. Hatta o kadar nahif ve beni yücelten ifadeler kullandı ki:

‘’O televizyon programı sayesinde sizin gibi, böylesine güzel, edebi, siyaset yazan bir gazeteci ve edebiyatçı ile tanışmak bana nasip oldu.”

Bakın, bu cümle çok değerli benim için.

Bu ifadeleri şahsım ile alakalı ‘’Benim siyasi iradem…” dediğim cenahtan hiç kimse kurmadı.

Yok yok ağlamıyorum, öyle bir alt yazı geçiyorum izninizle.

‘’Aslında sizin sosyal çevreniz de benim sosyal çevrem de enteresan buluyor değil mi bu dostluğu Sayın Akçar? Neler söylemek istersiniz?’’

‘’Şimdi şöyle, siz de ben de göz önünde insanlarız ve toplumun, yani çevremizin bizi konumlandırdığı bir yer var. Bu siyasi bir konum şüphesiz. Evet, bana gelen mesajlar kaldı ki size de geliyordur. ‘Asalet Hanım nasıl senin tiyatro oyununa geliyor ki? Sen nasıl onun imza günlerine gidiyorsun ki? Siz nasıl anlaşıyorsunuz?’ Bir sürü… Ama şunu itiraf etmeliyim ki toplum bizi bir yere koyuyor ama biz de kendimizi bir yere koyuyoruz bir çizgimiz var. Ve tabii ki sizinle benim çizgim farklı. Ama tanıştıkça hep şunu söyledim: ‘Ya evet, biz farklı yaşam tarzlarına sahip olabiliriz, farklı siyasi iradelere de sahip olabiliriz. Ama öyle değil ya... O kadar değil işte. Başka önemli insani değerler var. Hatta daha öncelikli değerler var.’ diyebildik. Hani denir ya, ön yargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha güçtür. O ilk düşünce aslında tamamen ön yargı. Ama dahasını da ifade etmek isterim ki, siz Şehir Gazetesi köşe yazarı olduktan sonra bu ‘Asalet’in adaleti.’ denilen anlayış daha çok anlaşılır oldu. Çünkü Şehir Gazetesi gerçekten bu işi olması gerektiği gibi yapar. Tabii ki herkesin siyasi iradesi var olmaz mı? Ama Murat Keskin, bu işi son derece profesyonel yapıyor ve profesyonel bir ekip ile ilerliyor. Dolayısı ile sizin yeriniz gerçekten böyle bir gazete olmalıydı. Tarzlarınız da aynı…’’

O bunları söylerken son derece gururluyum. Ve insanın kendini değerli hissetmesi, kaleminin bile hürmet görmesi, yaptığı işin ciddiyetini en az kendisi kadar ekibin de ciddiye alması, dahası bu müspet algının okura geçmesi şüphesiz çok kıymetli. Dolayısı ile hiç es geçmeden Murat Keskin ve tüm yol arkadaşlarımıza, hazır göğsüm kabarmışken çok teşekkür ediyorum.

Bunları sadece burada yazmadım Sayın Akçar’ın da yüzüne söyledim.

Tam burada Sayın Akçar, hepimize bir şey hatırlatıyor:

‘’Şunu itiraf etmeliyim.’’ diyor. ‘’Siz Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce ile röportaj yapan ilk muhafazakar gazetecisiniz ve aslında en büyük dikkati o zaman çekmek ile en ciddi algıyı da orada yıktınız.’’

‘’Burada şunun altını çizmek istiyorum.’’ dedim. ‘’Ben oraya muhafazakar gazeteci olarak gitmedim. Muhafazakarlığım benim. Ben sadece gazeteci olarak gittim. Gazetecilik kelimesinin önünde sağcı-solcu, muhafazakar veya başka bir ifade olmamalı. Avukatlığın da... Yazarlığın da... Doktorluğun, öğretmenliğin var mı mesela? Yaşam tarzım, değer yargılarım benim hazinem ya hani… Herkesin olduğu gibi… Ama mesleğim bu zeminde olsa da buradan beslense de olması gerektiği gibi...’’

Soru sormaya cevap almaya gittim ama aslında biz koyu bir sohbetin içindeyiz. Kendimizi kaybedip böyle derin derin tartışıyoruz ama ben hemen kendime gelip soru sormak istiyorum.

‘’Sayın Akçar, aktif siyasetin içinde çok avukat var. Neden avukatlar siyasetin içinde bu kadar varlar?’’

‘’Çünkü hukuk ve siyasetin çok yakın bir bağı var. Zaten benim hukuk okurken en önemli gayem buydu. Siyaset ile ilgilenerek hukukçu olmak istedim. Daha lise yıllarımda ‘’Böyle olmalı.’’ diyerek planlamıştım. Siyaset, insan ilişkileri, insan manzaraları ve onları anlama... Ama tabii her avukat siyasete girmeli mi? Girmemeli. Bunu bir kazanç kapısına dönüştürenler girmemeli. Gerçekten hukuk, kanun, ahlak ve etik konularının tamamını kendi içinde özümsemiş avukatlar siyaset yapmalı. Farklı bir anlam yüklememeli. Tabii ki para hepimiz için önemli ama siyaset yapmanın amacı bu olmamalı. Eğer ben gerçekten öyle bir gözle bakıyor olsaydım şimdi Tepebaşı Belediyesi’nde meclis üyesiydim. 2024 yılında bu parti içerisindeki mücadelem çok net... O dönem birilerine boyun eğseydim, belki mümkündü. Ama eğemezdim.’’

‘’O zaman şöyle diyebilir miyiz Sayın Akçar? Hukuka yakın olan, memleket meselelerine uzak olamıyor.’’

‘’Kesinlikle Asalet Hanım, tamamen böyle. Çünkü içi içe… Kamu yönetimi, kamu yararı... Bu aslında bizim okumalarımız açısından da uygun bir ortam. Ama gelin görün ki hep şöyle bir ortam var siyasette: Örnek veriyorum hemşehri dernekleri, A vakfı, B derneği derken o grupların oyunu alabilmek için siyasi kadrolar o gruplardan birilerinden oluşturuluyor. Böyle belediye meclis üyeliği olmaz. Siyaset de olmaz, olmuyor da zaten. Ben bunları söylediğim için kötü ilan edildim.’’

‘’Aktif siyaset ne zaman başladı Sayın Akçar?’’

‘’Burdur’da başladı aslında. Yani 1999 yılında. Ahmet Necdet İlgün, belediye başkanı olmuştu. Biz aileden Cumhuriyet Halk Partiliyiz. Babam da öyleydi. O dönemden itibaren o seçim ruhunu yaşamaya başladım ben. Sonra işte buraya geldim ve il gençlik kolları başkanlığı yaptım, ana kademe başkan yardımcılığı ve seçim kurulu başkanlığı derken devam ettim. Hâlâ da Cumhuriyet Halk Partisi’nde devam ediyorum. Ve edeceğim.’’

Bu “Devam edeceğim.’’ cümlesini, ağzı dolu dolu söylüyor Sayın Akçar.

Ve ben hemen soruyorum:

‘’Sahi, Habil Dökmeci ve siz... Zor bir süreçti. Dik durdunuz, taviz vermediniz. Biraz anlatır mısınız o süreci?’’

‘’Yani, şimdi kimse benim butlanı savunabileceğimi düşünemez. Beni tanıyanlar bilir, toplumsal olaylarda aldığım aksiyonu, gösterdiğim tepkileri, kimseden çekinmediğimi de… Yani ‘’Butlanı savunuyor.’’ diyemezsiniz. Ama şunu da söylememiz lazım ve evet, ben bir hukukçuyum ve bu yargı kararına saygı duymak zorundayım.’’

‘’Yargılama devam ediyor ama ortada sadece isnat değil yargılamayı gerektiren ispatlar da var değil mi Sayın Akçar?’’

‘’Şimdi klişe bir laf var, ‘Efendim, yargı siyasallaştı.’ deniyor ya… Ama bunun kollarını iyi ayırmak gerekiyor. Evet, ben Cumhuriyet Halk Partisi’nde kongrenin yok sayılmasını kabul etmiyorum. Ama bunu kabul etmemek de ‘O zaman bu doğrudur.’ demek değil. O noktada da bu işi yürüten hakimler, savcılar, meslek büyüklerimiz var. Ve gerekçelerini yazıyorlar.’’

Sonra o günleri hatırlıyorum ben ve yüksek sesle anlatıyorum:

‘’Baklava kutularından çıkan paralar, otel odaları, ihaleler vs.’’

Devam ediyor Sayın Akçar:

‘’Ben o baklava kutularındaki paraları nasıl savunabilirim Asalet Hanım? Bunu savunmam mümkün değil ve bunu kimseye anlatamıyorum. Mesela ben sosyal medya platformumda bir tweet atıyorum. Yolsuzluklar ile alakalı. Bu yolsuzlukları yapanın hangi partiden olduğu önemli değil ki benim için. Hemen biri cevap yazıyor: ‘Ee şuna ne diyorsunuz?’ Halbuki ben, zamanında herkesten önce o durumu tenkit etmişim, eleştirmişim. Benim hayatımın en önemli kırılma noktası 2024 yılıdır. Ben o seçimde Cumhuriyet Halk Partilerin oy pusulası çaldığını ispatlayan birisiyim. Düşünsenize, seçimde karşıt partinin yapmaması için sandık başı bekliyorsunuz ama kendi partiniz yapıyor. Dumura uğradım. İşte o yüzden iyi ki de Allah’a çok şükür Tepebaşı meclis üyesi olmamışım diyorum bugün. O zaman için o kadar üzülmüştüm ki anlatamam. Kendi partimin içerisinde bunları görmek beni o kadar üzmüştü ki inanamamıştım.

‘’Aslında hayat hep böyle değil mi Sayın Akçar? Başta bizi çok üzen beklentiler sonra ‘İyi ki olmamış.’ dedirtiyor çoğu zaman.

‘’Yani inanın, siyaset aslında ‘Ben mutlaka bir şey olayım.’ diye yapılmaz ama onca gayret, emek ve bunlara şahit olmak üzücüydü.

‘’Peki tüm bunlar ümidinizi kırmadı mı?’’

‘’Kırmaz! Kırmadı da. Ben diyorum ki, istifa edecek olsaydım o zaman ederdim.’’

‘’Peki bu inancınızı besleyen ne? Çünkü çok fazla ‘rağmen’ var.’’

‘’Tamamen kendi içimdeki inanç. Bu, tamamen benim partiye yüklediğim anlam ile alakalı. 28 Ocak 2024… Ben ve benim gibi bir sürü insan… Çok ciddi haksızlıklara uğradık, dilekçeler verildi ve o dilekçeler cevapsız kaldı.’’

‘’O zaman şöyle diyebilir miyiz Sayın Akçar? Cumhuriyet Halk Partisi aslında 2024 yılı itibarı ile kaynamaya başladı.’’

‘’Kesinlikle…Daha ön seçimde kaynadı. Ve ben bunların hepsini genel merkeze bildirdim.’’

Tarihleri ile verdiği dilekçeleri hatırlıyor Sayın Akçar. Ama cevap bile alamadığı dilekçeleri canını o dönem bi hayli sıkmış.

‘’Vay be!’’ diyorsunuz değil mi? İşte hukukçu ve siyasetçi bir kimliğin, kendi siyasi iradesi içerisinde bile hakikaten taviz vermeyişi... Ve yılmayan mücadelesi…

Ve bunu açık yüreklilik ile ifade ediyor olması…

Ve ekliyor:

“Ben o zaman istifa etmemişim Cumhuriyet Halk Partisi’nden ve hiçbir şey olmamış gibi partim için çalışmaya devam etmişim. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin belediye başkan adayına karşı tek başıma bir duruş sergiledim ve hakkımda dava açıldı. Sonuç benim lehime oldu ama bu mücadelede de yalnızdım. Bu tür durumlarda yine hukukçu olan eşim bile zaman zaman “Sen ne yapıyorsun? Neden bunca gayret? diye serzenişte bulunuyor ama insana mücadelesi bile çok şey öğretiyor.’’

Tekrar edelim mi?

“İstediğimiz cevabı veya mükafatı almasak bile verdiğimiz mücadele bize büyük dersler verir.”

Devam ediyoruz.

‘’Şimdi aynı zamanda tiyatro devam ediyor. Üstelik sizi bizzat tiyatro sahnesinde izlemiş biri olarak çok da başarılı buluyorum bunu da ifade etmeden geçmeyeyim.’’

‘’Tiyatro lise yıllarında başladı benim için ama hukuk fakültesine başlayınca yaptığım okumalarımda hukuk ve tiyatronun çok yakın olduğunu tahlil ettim. O dönemin dekanı Hasan Nüvit Gerek hocamın kulakları çınlasın, Allah hayırlı ömürler versin. Ben, çok gittim ona. “Efendim bakın tiyatro ve hukuk çok yakın bizim bir tiyatro grubu kuralım.’’ Hoca ‘’Yok.’’ diyor ama ben de de sarı inadı var, ısrar ediyorum. Gide gele, ısrar ede ede pes ettirdim. ‘’Tamam.’’ dedi Nüvit Gerek hocam. ‘’Ama…’’ diyerek devam etti. “Bu işi yaparsan ekibi tebrik ederim, yapamazsan seni. ’’ dedi. Ve artık omuzlarımda çok ciddi bir sorumluluk vardı. Karşımda rektör yardımcısı, hem fakültenin adı kullanılacak. Biz arkadaşlarımız ile öyle bir hazırlandık ki, ‘Ceza Kanunu’ isimli bir oyun sergiledik. 18 Mayıs 2010… Komedi bir oyundu. Nüvit Hocam en önde izliyor oyunu. Oyun bitti. Hocam ertesi gün beni çağırdı. Cebinden o zamanın parası ile 250 TL çıkardı. ‘’Kostümlerinizi kuru temizlemeye verin.’’ dedi ve tebrik etti. Ve sonrasında işte bugün hala devam eden ‘Suı Generis’ tiyatrosunu kurduk. Ve tam 17 yıldır sahnedeyiz. Hatta ‘Cambazın Cenazesi’ isimli oyunumuz ile bu hafta Kosova’da sahne alacağız. Dolayısı ile Nüvit Hocam’ın bana olan inancını, bugün hâlâ unutmam ve kendilerine minnettarım. Haricen, bebek beklerken bile bizim için koşturan Anadolu Üniversitesi Hukuk fakültesindeki Prof. Dr. Elif Uzun hocam, ah! Bizim için kapı kapı dolaştı. Bunca emeği nasıl unuturum ki… Minnettarım.’’

Tüm bunları anlatırken masasından bir tiyatro gazetesine uzandı ve bana hediye etti Sayın Akçar. Tam sayfa ‘Cambazın Cenazesi’ afişi basılmış. Titizlikle birçok oyunu anlatmışlar, tahlil etmişler. Sonrasında bu dergiyi benim için de imzalattım tabii ki.

Sonra dönüyoruz yine siyasete.

‘’Aslında bugüne gelelim istiyorum. Seni biraz daha yakından tanıdık ve herkes daha yakından seni tanısın istedim ama izninle o keskin sorulara gelelim mi artık? Cumhuriyet Halk Partisi’nden gidenler neden gitti Sayın Akçar?’’

Derin bir nefes alıyor. Tatsız bir soru tabii…

‘’Burada o kadar hassas davranmalıyım ki… Çünkü insanların duygularını, düşüncelerini örselememem gerekiyor. Çünkü bu süreçte herkes çok kırılıp çok döküldü. Maalesef çoğu zaman ağızdan çıkan cümleleri kulaklar duymadı. Tansiyon yüksekti. Şu anda bence birçok insanın yüzü kızarıyordur ya da kızarmalı. Bu sadece Eskişehir’de değil tüm Türkiye’de böyle. Evet Yeni parti kuruldu. Ama yeni bir oluşum mu? Değil. Bunu onlar da söylüyor zaten. Ama şu anlamda yeni değil. Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde siyaset yapmak, artık birileri için mümkün olmayınca halkın bu umudunu yeni bir oluşum ile devam ettirmek gerekiyordu dedi Özgür Özel ve arkadaşlar. Tabii hukuki açıdan da bir beis yok. Olabilir. Ama ben, bu mücadelenin Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde yapılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü her iki taraf da birbiri ile kıyas edilemez. Bir yenilenme söz konusu değil. Kadro aynı. Şu söz benim için önemli, Mustafa Kemal’in: ‘’İki tane önemli eserim var, birincisi Türkiye Cumhuriyeti, ikincisi Cumhuriyet Halk Partisi.’’ İfadeleri. Bu benim için önemli. Bu parti ne badireler atlattı, bunu da atlatacak şüphesiz. Genel başkanını da bu parti yine yeniden seçer.

‘’Peki Sayın Akçar, ‘Bizim seçmenimizi çalarak gittiler.’ ifadesi çok sert değil mi?’’

‘’Diyorum ya cümlelerimi kurarken dikkatli kurmalıyım. O kadar çok üzücü ifadeler kullanıldı ki, herkesin ağzından neler çıktı ama işte geri dönüşü olamadı. Her iki tarafın da birbirine kırıcı yüz kızartan ifadeleri oldu. Gerginliği körükleyenler oldu. Bu gerginlikten istifade umanlar oldu. Olmamalıydı ama oldu. Siyasi partiler de kanuna göre yönetilir ve onların demirbaşları vardır. İlçe başkanlıklarının sandalyelerine kadar alınıp gidilmemeli. Kurumsal yapıya zarar verilmemeliydi. Haricen hiç kimse, hiç kimseyi zorla bir yerden bir yere götüremez götürmemeli de.’’

‘’Ciddi bir baskı olduğu iddia ediliyordu sizce var mı?’’

‘’Evet maalesef vardı. Ama kişi kendisi, kendi iradesi ile istifa ediyorsa kimse buna bir şey diyemez. Ama haricen de kimse partisini değiştirmeyen birine bir vekile de ‘butlancı, hain’ diyemez. O toplantıda herkesi sakinleştirmek yerine, bilakis hakaret edilmesini kayıtsız bir şekilde izleyenleri anlamak mümkün değil. Kaldı ki Özgür Özel bile ‘’Sakin kalın, istifa etmek için de acele etmeyin.” diyordu o dönem. Ama öyle olamadı maalesef.’’

Burada Sayın Akçar isim vermiyor ama aslında işaret ediyor.

‘’Peki Özgür Özel’in bu krizi nasıl yönettiğini düşünüyorsunuz?’’

‘’Özgür Özel bu krizi başta çok doğru yönetti. Çünkü öyle bir krizle başladı ki, her gün başka bir belediyeye operasyon gerçekleşiyor. Gözaltılar, tutuklamalar… O cezaevinden çıkıp diğerine, o şehirden bir başkasına… Bu kolay bir süreç değil şüphesiz. Sonrasında da mutlak butlan gerçekleşince de bunlar yaşandı. Sonuç olarak yargı süreci devam ediyor.’’

Ben hemen atlıyorum söze:

“İtirafçılar da partinin içinden, şikayet edenler de. Cumhuriyet Halk Partisi adeta kanser oldu değil mi?’’ dedim.

Bu aralar bu hastalık tanımı yakamda gezdiği için hemen aklıma bu geldi.

‘’Evet.’’ diyor Sayın Akçar. ‘’Tamamen böyle. Ben il gençlik kolları başkanı olduğum zaman sosyal medyada bir fotoğrafımı bulmuşlar. Kravatım açık ama yine de yakamda. Güya lakayt bulmuşlar ve oradan beni vurmaya çalışıyorlardı. Dolayısı ile bu tanıma çok katılıyorum.’’

Sonra Sivrihisar Belediye başkanı Habil Dökmeci’yi anmadan geçemiyoruz tabii ki, tek Cumhuriyet Halk partili belediye başkanı Habil Dökmeci kaldı malum.

‘’Onunla yol yürüdüğüm için çok mutluyum.’’ diyor Sayın Akçar. Belediye başkanı olmadan önce de parti içinde birlikteydik, hâlâ da birlikteyiz. Ben avukatı olmaktan da gurur duyuyorum. Sivrihisar’da da hizmetleri vatandaşlarda çok güzel karşılık buldu. Butlan sürecinde de başında ne söylediyse sonunda da aynı şeyi söyledi ve geri adım atmadı, dolayısı ile ben kendisini kutluyorum. Mesela hiç kimse de çıkıp Habil Dökmeci’ye ‘butlancı, hain’ gibi hakaretler edemedi. Çünkü kendisi, ‘’Ben halkıma bir söz verdim. Ben bir belediye başkanıyım.’’ Dedi. ‘’Ben bu partiden seçildim.’’ dedi ve bu duruştan taviz vermedi.’’

‘’Ben şöyle gözlemledim Sayın Akçar, Habil Dökmeci öyle çok konuşmadı. Gerektiği kadar konuştu çokça sustu ve dik durdu. O duruş çok şeyi anlattı zaten.’’

‘’Şimdi, gelelim bugüne.’’ diyorum.

Böyle üzerimde bir gurur, bir sevinç…

‘’Özelleştirmeden geri dönen hastane arazileri hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?’’

Meğer çoktan sosyal medya hesabından tweet atmış bile. Şunu demek istemiş uzun uzun: İktidar partisinin özelleştirdiği araziler, iktidar partisinin vekilleri, hatta Eskişehir Valisinin gayretleri ile zaten olması gerektiği hale geri getirildi.

Dümdüz bu kurduğu cümlelerin...

Ben demiyorum, Sayın Akçar demiş. Ben sessizce dinliyorum.

Ekliyor sayın Akçar:

‘’Eskişehir’de bu mevzu o kadar gündemden düşmedi ki… Muazzam bir baskı yapılarak o araziler geri alındı. Haydi çokça konuşalım Eskişehir’de bölge idare mahkemesi olsun. Eskişehir’de PTT başmüdürlüğü yeniden olsun. Az konuşmayalım, çok konuşalım bunları da geri isteyelim.’’

Sonra köşede, koca bir saksıda bir zeytin fidanı dikkatimi çekiyor. Sıradan bir çiçek değil. Zeytin fidanı…

Sormaktan geri duramıyorum:

‘’Herkese zeytin dalı uzatarak mı bitirelim sohbeti? Ne yapalım Sayın Akçar?’’ diyorum.

Heyecanla ayağa kalkıyor. Aydın’da, Kızılcaköy mahallesinde imece usulü bir tiyatro festivali gerçekleştirilmiş. Tüm köylü bir işin ucundan tutmuş ve Sui Generis tiyatro da o festivalde sahne almış. İşte, o festivalde kendilerine bu zeytin ağacı fidanı hediye edilmiş.

Tam burada da ben derin bir nefes alıyorum. Alayım elime şu koca saksıyı, kapı kapı gezeyim.

Üç günlük dünya yahu! Siyaset ise de üç günlük, kavga ise de... Kendi hayatımızın iktidarında mıyız ki? Neticede halkın iradesi ortada…

İktidar belli…

Ve son soru… Çaylar soğudu ama ortam sıcak. Vallahi klima da yok.

‘’Sayın Akçar.’’ diyorum parmak sallayarak… ‘’Şehir Gazetesi okuyor musunuz?’’

‘’Okumaz olur muyum?’’ diyor. Röportajı ben yapıyorum ama o hep benim patronumu övüyor. :)

‘’Murat Keskin tespitleri…’’ diyor.

‘’Peki ya biz?’’ diyorum.

‘’Murat Keskin çok adil.’’ diyor,

‘’Tamam ya, biz?’’ diyorum.

‘’Murat Keskin gibi tarafsız gazetecilik…’’ diyor.

Sonra susuyorum. Anlıyor.

‘’Efendim tabii ki sizin köşe yazılarınızı da okuyoruz, okumaz mıyız?’’ diyor.

Vay be! Ne sohbetti!

Bu arada Sayın Akçar siyasette daha ileri gider mi zaman gösterecek.

Bizim burada ortak mesajımız şudur: Önce insanız ve bizi, biz yapan değer yargılarımız ile varız. Sonra siyaset var.

Kalın sağlıcakla…